•  1
    Din

    Hoca Ahmed Yesevi (k.s.) Hazretleri’nin Düşüncesi – BÖLÜM: 3

      Lokman Günyeli    2        0        Şikayet Et

    Ahmed Yesevî, Hanefî bir âlimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında tasavvufuda iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok âlim ve mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarınıve öğrendiklerini çevresindeki yerli halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dille aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşit ve ahlakçı hüviyetiyle onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını,tarîkatının adap ve erkânını öğretmeye çalışmak, İslamiyet’i Türklere sevdirmek başlıca gayesi olmuştur. Bu öğreticilik vasıfları sebebiyle hikmetleri, bazılarınca heyecan ve coşkudan uzak, sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabuledilmiştir.

    Eserlerini, anlaşılır olmak uğruna Türkçe yazdı

    İslam öncesi inançların etkisi devam ediyor, bir yandan da hiç ilgisi olmayan öğretiler İslam inancı gibi kabul edilip İslamiyet zarfı içinde çoğu göçebe, tarım ve hayvancılıkla uğraşan yeni Müslüman kitleye veriliyordu. İşte tam bu noktada hurafelerden uzak, temel bakış açısı bozulmamış, yüksek ahlaklı insanlar tarafından temsil edilen İslam’ın kitlelere aktarılması ihtiyacı, şiddetle artıyordu. Ahmed Yesevî’yi farklı ve önemli kılan, genelde İslam’ın yayılması,özelde de tasavvuf tarihinde büyük bir boşluğu doldurmuş olmasıdır. Buhara’dan Yesî’ye dönmesinin ardında, bu gerçek yatıyordu. Onun zamanına kadar aşağı yukarı bütün büyük mutasavvıflar Arapça ve Farsça eserler vermişlerdi. Onun amacı sadece, İslamı okuma yazma dahi bilmeyen geniş kitlelere ulaştırmaktı.İşte bu yüzden şiir külliyatı olan Dîvân-ı Hikmet, Fakirnâme ve en son Kazak araştırmacı Dr. Muhammedrahim Carhammed Uli tarafından bizlere ulaşan Risâle isimli eserlerini yerel dil olan Türkçeyle yazmıştır. İslami ilimlerdeki derin bilgisini, o zaman çoğu göçebe olan toplumun anlayacağı bir biçimde yaşadığı topluma aktarmış olması, onu Türkistan’ın en fazla talebesi ve izleyeni olan dinî lider konumuna getirmiştir. Ahmed Yesevî, Taşkent ve Siriderya bölgesinde, Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda yaşayan göçebeler arasında büyük bir nüfuz sahibi oldu. Etrafına çoğunlukla İslamiyet’e samimiyetle bağlı bilgisiz köylülerile Müslüman olmaya istekli Kırgız ve Uygur Türkleri toplandı.

    Baş eseri olan Dîvân-ı Hikmet’in şiir ve manilerden oluşması ve adının Hikmet olmasının sebebi de, bu amaca hizmet etmektedir. Nahl suresi,125’inci ayette “Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve o hidâyete erenleri de çok iyi bilir” şeklinde buyrulduğu gibi, insanları hikmetli sözlerle en güzel şekilde İslam’a çağırmış ve bunu da o zaman topluma mesaj iletmenin geçerli bir metoduolan şiir formuyla yapmıştır. O şiir ve edebiyatı araç olarak kullanmış bunda da çok başarılı olmuştur. Onun dizelerinde insanlar; dini mesajları, ahlaki davranış normlarını, en yalın ve anlaşılır şekilde öğrenmişlerdir. Bu şekilde Ahmed Yesevî’nin hayattayken yüzlerce talebesi ve binlerce müridi olmuştur. Onun ölümünden sonra da fikirleri günümüze kadar birçok tarikatta yaşayarak gelmiştir.

     

    İslami ilimlerdeki derin kavrayışı ve tasavvuftaki yüksek mertebesi, Ahmed Yesevî’ye büyük bir tevazu kazandırmıştı. Uyku dışındaki vaktini üçe bölerdi. Üçte birini ibadet ve zikirle geçirir, üçte birinde öğrenci yetiştirir ve ilimle uğraşır, üçte birinde ise tahta kaşıklar yapıp satarak geçimini teminederdi.Yesevî’ye göre tasavvuf adamının da, mutlakabir mesleği ve işi olmalıdır. “Kabiliyeti olmayanın, kerameti de olmaz” görüşündedir. Nitekim kendisi hayatı boyunca bu ilkeye bağlı kalmış, kaşıkyontarak geçimini sağlamıştır. Ona göre insan, kim olursa olsun başkasına yük olmamalı ve kendielinin emeğini yemelidir. Onun bu davranışı kendinden sonra gelen sofileri etkilemiş ve hepsi ilmî faaliyetten ayrı olarak geçimlerini temin ettikleri bir meslek sahibi olmuşlardır. Yesevî’ye göre; hak etmediği lokmayla, haram yollardan beslenenin, ne kendisine, ne de başkasına saygısı yoktur.

    Bir rivayete göre Yesevî, yaptığı kaşıkları, kepçeleri öküzün heybesine koyar, yola sürermiş. Buna alışkın olan hayvan, kendi kendine pazara gider, dolaşırmış. İnsanlar bilir, heybeden malı alır, takdir ettikleri bir miktarı da heybeye bırakırlarmış. Arada durumu bilmeyen biri heybeden bir şey aşırırsa,öküz onun peşine takılır, elindekini heybeye geri koyuncaya kadar da peşini bırakmazmış.

    Kayna: Prof. Dr. Hikmet Özdemir

     


  •  


Görüşünüzü Bildirin

Yorum Yapmak İçin Lütfen Giriş Yapınız.

 

Facebook Yorumları